Rıfat Ilgaz / SarıYazma
Rıfat Ilgaz / SarıYazma
Rıfat Ilgaz´ın yaşantısı
Sarı
Yazma, Ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz´ın en tanınmış romanı. Yaşam
döneminin başlangıcı sayılabilecek olan Cumhuriyet´in ilk yıllarından
başlayarak yaşadığı çevreyi ve kendisini anlatıyor.
Hasan AKARSU
Yazar,
ozan Rıfat Ilgaz, "Sarı Yazma" adlı romanında, çocukluğundan başlayıp
yaşlılık dönemine değin geçen yaşantısını anlatıyor. İleri yaşında,
Cide´ye dönerek yaşadıklarını yazmaya karar veriyor. Cide´ye dönüş,
evdeki geçimsizlikten bir kaçış aynı zamanda. Kendisini otomobiliyle
Cide´ye götüren Kemal Çukurkavaklı´ya, yaşamanın nedenini şöyle
anlatıyor içkisini yudumlarken: "...Yaşamanın nedeni, bence yazmak, boş
durmamak olduğuna göre, içimde güçlü bir yazma coşkusu varken, niçin
yaşamaktan soğuma olsun bu? Arkadaşımın keyfini kaçırmamak için sözünü
etmiyorum içimden geçenlerin. ´Peki! Hadi, içelim!´ diyorum..." (s.9)
Babasının Tuz Mağazası´nı, Köpekburnu´nu anımsıyor, ölünce Cide´ye
gömülme isteğini dile getiriyor. İnebolu´dan gelip Cide´ye yerleşen
Hüseyin Çavuş´un evinde doğan ve yedi kardeşin en küçüğü olan Rıfat, on
iki yaşına değin burada yaşıyor. Cide´den ilk ayrılışını unutamıyor:
"...Onun gibi daha neler bırakmamıştım ki Cide´de...İlk önemli, anlamlı
bırakışımdı bu benim. Gerisi gelecekti kuşkusuz. Hep bırakacak,
durmadan bırakacaktım geride, bana yakın ne varsa, canlı cansız,
yararlı yararsız, kendi gelmiş, emekle kazanılmış, ne varsa isteyerek,
istemeyerek, boyuna bırakacaktım. Yerine göre insanları, yerine göre
değer verdiğim şeyleri, ne varsa, yazı masamı, radyomu... kitaplarımı,
oturduğum kira evlerini, içtiğim lokantaları, hep bırakacaktım... En
acıklısı çok sevdiklerimi, yakınlarımı, kardeşlerimi, çocuklarımı,
torunlarımı, onların da yakınlarını..." (s.13) Yaşam acımasız, geride
bırakılanlar insanı bırakmıyor bu kez. Babasının Samsun Terme´ye,
Duyun-u Umumiye Memuru olarak (Tuz memuru) sürgününden sonra ilkokul 5.
sınıfı Samsun´da okuyor. İki ağabeyi şehit düşüyor cephede. Ablası bir
telgraf memuruyla evleniyor. Terme´ye atlı arabayla gidişlerini, Rum
eşkıyalarının yol kesmelerini, okul arkadaşı Mazhar´ın fidye için
kaçırılmasını, babasının orada, 60 yaşındayken sıtmaya yakalanışını,
yazları Üçpınar Yaylası´na çıkışlarını unutamıyor. Samsun´da telgraf
memuru olan ağabeyinin de içinde bulunduğu memurların greve
gitmelerini, ağabeyinin İstiklal Mahkemesi´nde yargılanıp bir yıl
cezaevinde yatmasını anlatıyor. Rıfat Ilgaz´a göre Terme, insandan
başka her şeyin yetiştiği bir yer. Ortaokulu Kastamonu´da okuyor, tüm
derslerinde başarılı; ama yemek ve giysi sıkıntısı çekiyor. Fizik
Öğretmeni Behçet Bey´in yardımlarını anımsıyor. Türkçe Öğretmeni Zeki
Ömer Defne, onun yeteneğini seziyor. Rıfat´ın bol bol roman okuyup şiir
yazdığı yıllar... Günlük çıkan Açıksöz gazetesinde şiirleri
yayımlanıyor. MEB Mustafa Necati ve ozan Faruk Nafiz okulu denetlemeye
geldiklerinde şiirlerini okuyor, onlardan övgüler alıyor. Babası kalp
bunalımından ölünce geçim sıkıntıları artıyor. Öğretmen Okulu´na kayıt
oluyor. Düzenli yemeye ve temiz giysilere kavuşuyor. Kız arkadaşı
İffet´i seviyor; ama yolları ayrılıyor.
DERS ÇIKARILACAK KONULAR
Okuldaki
haksız uygulamaları başarıyla anlatıyor. Eğitimcilerin ders çıkarması
gereken konulara değiniyor. Okul bitince askerliği kısa süreli yapmak
için dört ay kampa alınıyorlar. Bolu-Gerede´ye sınıf arkadaşı Şakir´le
birlikte atanıyor öğretmen olarak. İlk öğretmenliğinde yaşadığı olaylar
da ders çıkarılacak nitelikte. Okul müdürünün öğretmenler üzerindeki
baskısı, ayrıcalıklı tutumları Rıfat´ı zor kullanmaya itiyor. Bir
Anadolu kasabasındaki öğretmenlerin ilişkilerini yansıtırken,
eğitim-öğretimin içler acısı durumunu da başarıyla anlatmış oluyor.
Orada dul bir öğretmen olan Necmiye´yle evleniyor, bir yıl sonra
Akçakoca´ya atanıyorlar, kızları Gönül doğuyor. Kısa sürede
boşanıyorlar. Askerlik dönüşü Halkevi Spor Başkanlığına seçilip
başarılı çalışmalar yapıyor. Ödül olarak Gümüşova´ya atandığında, Gazi
Eğitim Enstitüsü sınavını kazandığı için Ankara´ya gidiyor. Ahmet Kutsi
Tecer´i orada tanıyor.
CİDE VE CİDE İNSANI...
Yazar,
kişiliğini biçimlendiren bir ortam olarak görüyor Cide´yi ve Cide
insanını seviyor, iyi tanıyor:"...Cideli hiçbir zaman bu Karadeniz´e
ısınmamıştır. Bütün kötülükler hep denizden gelmiştir ona. Bu yüzden
deniz kıyısına Cideli, köy bile kurmak istememiştir. Cide köyleri hep
içerlek, hep yamaçlarda...Yalnız görünümüyle yetinmiş denizin,
nimetlerinden kaçmakta yarar görmüş..." (s.15) Anılarını anlatırken bir
sıra izlemiyor Rıfat Ilgaz. Karagümrük Ortaokulu Türkçe öğretmenliğini
anlatırken bir bakıyorsunuz Gazi Eğitim Enstitüsü yıllarına dönüyor,
sınıf arkadaşı Rikkat´le evlenişini, kendi hastalığını vb. anlatmaya
başlıyor. Yakacık Sanatoryumu´nda yatıyor ilk kez. Gazi Eğitim´den
öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer´in ilk yıllardaki yardımlarından övgüyle
söz ederken, şiir anlayışlarının değişmesinden sonraki kopuşlarını da
yansıtıyor. Onun Milli Şef´in sanat danışmanı olmasına, milliyetçilerle
birlikte oluşuna tepki gösteriyor. İstanbul´a yerleşince Yürüyüş
dergisini çıkarıyorlar, sanatçılarla bir arada olmanın mutluluğunu
tadıyor. Uyanış´ta, Yücel´de, toplumcu çizgideki şiirleri çıkıyor.
Nişantaşı Ortaokulu´na sürülüyor. İlk şiir kitabı "Yarenlik" basılıyor,
ardından "Sınıf" adlı kitabı geliyor. 20 gün sonra toplatılıyor. Rıfat
tutuklanmamak için kaçıyor. 19 Mayıs 1944´te teslim oluyor. 1. Şubede
sorgulanıyor, Tophane Askeri Cezaevi´ne götürülüyor. 6 ay hapisle
cezalandırılıyor. Çıkınca üç ay da Heybeli Sanatoryumu´nda yatıyor.
1946 Şubatı´nda kızları Yıldız doğuyor. Rıfat Ilgaz, bundan sonra
gazete ve dergi çıkarmakla uğraşıyor. Gerçek gazetesi, Yığın dergisi,
Markopaşa bunlardan birkaçı. Markopaşa kapatılıyor, S. Ali öldürülüyor.
Yazar, yaşadığı dönemin önemli olaylarını anlatarak tarihe tanıklık
ediyor. İsmet İnönü´yü eleştiriyor:"...Halk Partisi, DP´nin
saldırılarına hedef olmamak için elimizde kalan son özgürlükleri de
almış, onlara armağan etmişti. Oyun büyüktü. Milli Şef, kendini ancak
böyle kurtarabilirdi! Bir seçim denemesi olmuş, beğenmeyince, bunu
saymıyorum demişti. Suçun büyüğü herhalde işçiyi de köylüyü de
kışkırtan solculardaydı. Sabahattin Ali´yi bu arada yitirmiştik..."
(s.286) Kızı Gönül, Kandilli Kız Lisesi´nde okuyor. Babasını Cerrahpaşa
Hastanesi´nde yatarken ziyaret ediyor, tanıyamıyor. Gönül´ün Türkçe
öğretmeni Mehmet Uluğ (Turanlıoğlu). Rıfat, Mehmet Uluğ´u
eleştiriyor:"...Mehmet Uluğ adındaki öğretmeninin, hadi sağcılığı bir
yana, Edirne´de çıkardığı "Damla Damla" adlı dergisinde ünlü ilaç
yapımcısı Hamdi Yılmaz için övgülerini okumuştum. Bu öğretmende okuyan
kızımın Türkçesine nasıl acımazdım!..."(s.303) Yazarın burada ne değin
nesnel olabileceği belli değil kanımca. Türkçe Öğretmeni Ahmet Kutsi
Tecer´i bile, düşünceleri ayrı olduğundan, görmezlikten geliyor zor
durumda bırakıyordu. Markopaşa´yı yeniden çıkarıyorlar. Hastanelerde,
cezaevlerinde geçiyor yılları. Rikkat ile boşanıyorlar. Sultanahmet
Cezaevi´ne birkaç kez girip çıkıyor, cezaevi ortamını yazıyor. Gençlik
sevgilisi İffet´in Boğaziçi´ndeki eczanesine gidip onu görüyor, yirmi
yıl öncesinin aşkını özlemle yaşıyor yeniden. Yazılarından dolayı
cezaevlerinden kurtulamıyor, hava değişimi raporu alıyor kimi kez.
İleri yaşında, yirmi yaşlarındaki üniversite öğrencisiyle olan aşkını
anlatıyor: "...Dediğini yaptım. Gerçekten de toprak çok soğuktu. Gönül
kucağımda sıcacıktı. Sıcaklığımız birbirine karışmıştı. Artık
üşümüyorduk. Bizimle birlikte altımızdaki toprak, sığındığımız soğuk
kış gecesi, gökyüzü, tüm yeryüzü ısınıvermişti." (s.399)
Rıfat
Ilgaz, Cide halkıyla kaynaşıyor. Öğretmenler lokalinde, kaymakamın da
bulunduğu bir söyleşide, Cide´nin geri kalmışlığını üretim düzenindeki
bozukluğa bağlıyor. Üretimin arttırılmasını savunuyor, üretime dönük
eğitim istiyor. "Unutulmuş Memleket" adlı oyununu yazmak için çevreyi
dolaşıyor. Cide gençliğine güveniyor. Pazarda gördüğü sarı yazmalı
kadınlarını, çocukluğunun Rum evlerini, Rum komşularını, Kurtuluştan
sonra okullarını süsleyişlerini, Rumların göçte her şeylerini bırakıp
gidişlerini özlemle anarken "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket"
demekten alamıyor kendini. Biz de "iyi ki Cide´ye dönmüş de
yaşadıklarını yazmış" diyoruz.
(*) Sarı Yazma/ Rıfat Ilgaz,/Çınar Yayınları, 11. Basım Şubat 2005/400 s.
Cumhuriyet Kitap, 31 Ağustos 2006
RIFAT ILGAZ´IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA / BİLDİRİ ÖZETİ HATİCE EMEL DİNSEVEN _______________________________________________
Çalışmalarımızda
başta Sarı Yazma olmak üzere Halime Kaptan, Yıldız Karayel ve Karartma
Geceleri romanlarından yola çıkarak ülkenin nerede ise yüz yıl önceki
panoraması Rıfat Ilgaz´ın bakış açısından canlandırmaya çalışıldı. Sarı
Yazma her ne kadar kapağında roman yazılı olsa da yoğun olarak
otobiyografik öğeler taşımaktadır.
Tam da bu noktada Rıfat
Ilgaz´ın yaşamındaki önemli dostlarından birisi olan Mehmet Saydur´a,
yazmış olduğu 31 Mayıs 1983 tarihli mektubuna, değinmek istiyorum. Gazi
Eğitim Enstitüsü öğrencisi Mehmet Saydur, "Kastamonu Basınında
Öğretmenler" konulu araştırmasının başlangıcında pek çok kişiye bazı
sorular yöneltir iadeli taahhütlü olarak gönderdiği mektuplarında. İlk
olarak Rıfat Ilgaz´ın alındı kartı geriye gelir. Karttaki posta damgası
30 Mayıs 1983 tür. da Birkaç gün sonra Rıfat Ilgaz´dan tam yedi
sayfalık bir mektup gelir:
"Benimle ilgili bölümü birkaç kez
okudum. Önce yanıtlamak kolayıma gitti sorularını. Yaşamımla ilgili
bölümün olaylarını romanlarımdan çıkardığın ortada. Yanımda olsaydın
şöyle bir konu atardım ortaya: ´Değerli meslektaşım derdim. Yaşamın
gerçeği ile sanatın gerçeği tıpa tıp çakışır mı?´ Beş on yıl önce bir
kitap geçmişti elime. Van Gok´un yaşamını, sanatını anlatıyordu.
Kitapta resmini yaptığı yerlerin fotoğrafları da vardı, hemen çalıştığı
günlerde çekilmiş... Evler ağaçlar hemen hemen resimlerindekiler
gibi... Gelgelelim hiçbiri yerlerinde değil. Ressam kompozisyon gereği
nereye uygun görmüşse oraya yerleştirmiş "obje"leri... Benim sanatçı
olduğuma inanırsan, ressamın gözle görüleni bile değiştirmedeki
özgürlüğü düşsel bir saptamaya dayanan romancıya da tanıyacaksın
demektir."
Sarı Yazma´nın kapağındaki neden otobiyografi değil
de roman yazdığını Rıfat Ilgaz´ın "yaşamın gerçeği ile sanatın gerçeği
tıpa tıp çakışır mı?" sorusunun ışığında değerlendiriyoruz. Ne var ki
Rıfat Ilgaz´ın da romanında arka fonda akan olaylar tıpkı Van Gok´un
tablolarına aldığı objeler gibi gerçektir.
Yazar 12 yaşına
kadar doğduğu kasaba olan Cide´de yaşamıştır. Şimdi Cide´ye roman
içinden uzanalım: "İlk alışverişimi yaptığım dükkanın yıllardır kapalı
duran kepenklerine bir göz atıyorum. Sanki şu kapıyla birlikte
kepenkler de açılırsa içerden, çocukluğum elindeki şeker külahlarıyla
yeniden çıkacakmış (gibi) geliyor bana. Az ileride solda babamın
dairesi... Merdivenleri dura dura çıkarken burnumun direğini kıran
nemli kokuyu yeniden alıyor gibi oluyorum. Yolun iki yanında
caneriklerini yolduğum, olmadan elmalarını kopardığım ağaçlar... Belki
çocukluğumun ağaçları değil de onların fışkınlarından uzayan yeni
gövdeler, yeni dallar, yeni yapraklar... Yolda birden dirsek verdiren
demir korkuluklu köprüden kıvrılıp yolumuzu sürdürüyoruz. En güzel
uçurtmaları yapan Rum çocuklarının evlerinin önünden geçiyoruz.
Uçurtmamı boyattığım Sotiri, kimbilir nerelerde geçim derdinde? Oysa
babasının kunduracı tezgahı bugün bile torunlarıyla onun da torunlarını
doyurabilirdi rahatça... Çırağının da çırağı Fethi Usta bugün ustasının
eline su dökebilecek durumda mıdır acaba?"
Çernişevski sanatın
temel görevlerini belirlerken şunun da altını çizmişti der Pospelov
Edebiyat Bilimi´nde: "Sanatın yeniden yaratma dışında bir anlamı daha
vardır ki o da, yaşamı açıklamaktır."
Rıfat Ilgaz, geçmişin
panaromasını çizip öylece bırakmıyor, yaşamı açıklıyor, bir adım daha
atıp sorunu saptıyor, üzerinde kafa yoruyor, çözümler üretiyor: "Ah bu
halkları, çocukları, büyükleri düşman edip birbirlerinden koparanlar.
Eğer İngiliz bezirgânları denizaşırı alışverişlerin kazançlarıyla
öylesine beslenip büyümeseydiler, Yunanlıları kimler saldırtacaktı
üzerimize? Ermenileri de Rumları da hükümet kurmaları için
kışkırtmasalardı, halklarımızı birbirine nasıl kırdıracaklardı,
Karadeniz kıyılarında, Doğu kentlerinde."
Başlığımız, "Rıfat
Ilgaz´ın Romanından Anadolu Panaromasına" idi. Özellikle çocukluk ve
ilk gençlik çağlarında önce Cide´den sonra ortaokul yıllarında
Terme´den ve lisede Kastamonu´dan bize yansıyıp gelenler nelerdir?
Bunların üzerinde yoğunlaşmaya çalıştım. Osmanlının parçalandığı,
savaşlarda yenildiği, başarısız politikalarla insanların birbirine
düşman edildiği, çetelerin, kundakçıların dehşet saçtığı, erkeklerin
daha kışlaya ulaşıp asker olamadan yollarda telef olduğu, ekmeğin,
tuzun, soğuklarda giyilecek paltonun, çarığın bile olmadığı yoksulların
iyice perişan dolaştığı acılı karanlık dönemlerdir. Rıfat, bir memur
çocuğudur. Duyun-u Umumiye memurunun çocuğu. Babasına para babası
derler Cide´de. Ailesiyle birlikte olduğu ilkokul döneminde nispeten
iyi durumda olsalar da annesinin idareliliği, iki yumurtayı çok
arzulamasına rağmen bir öğünde asla birlikte yiyemeyişi, kendi
ayakkabılarından utandığı için arkadaşları gibi çarık giymeye çalışması
o yıllarda farkında olmadan kazandığı sınıf ve insanlık bilincinin
göstergeleridir.
Cide´de başka memurlarında çocukları vardır
elbette. Ama Rıfat´ın arkadaşları yakın köylerden gelen çocuklardır:
"Yakın köylerden gelen okul arkadaşlarıma şımarık memur çocukları
´iğneli´ derlerdi. Onlar böyle takıldıkça iğneli fıçıya atılan körpe
çocuklar gelirdi gözlerimin önüne. Hani devlerin, kanını içerek işkence
ettiği çocuklar... Sonradan öğrendim ki fıçı mıçı yokmuş ortada.
Frengili diye aşağılamak isterlermiş onları ailece frengi iğnesi
yediklerini açığa vurmak isterlermiş. Yani iki yanlı iğneleme!"
Cideli
kadınların sıkıntılı yaşamlarını da anlatır romanda: "Kocaları,
Yemenlerde Trabluslarda, Balkanlarda savaşa dursun Cideli kadın sarı
yazması başında elinde yoğurt bakracı, arkasında beş on dal odun, yaz
kış yalınayak pazara gelirdi. Sattığı yoğurdun bulaşığını şadırvanın
akarında çalkalar yazmasının ucuyla, peştemalının eteğiyle kurular
bakkaldan tuz doldurup dönerdi köyüne... Seferberlikte, Kurtuluş
savaşında tuzu da bulamaz olmuştu. Deniz suyuyla doldurulan yayıklar
köye getirilir, leğenlere teknelere boşaltılır, güneşe bırakılırdı...
Şekerin yerini elma pekmezi tutmuştu. Elması olamayanlar için geniş
biledin (kocayemiş) ormanları vardı. En olgun olanları kaynatılırdı.
Odun boldu nasıl olsa. Erkeksiz köylerde odunu da kadın çekecekti ister
istemez. Eğer kürüz diplerine sinen eşkiyalardan, asker kaçağından baş
alabilirlerse... Köyde kalması gereken yaşlılar, sakatlar, din
adamları, birkaç karı alacaklardı, en işe yarayanları kente
hizmetçiliğe gönderebilmek için. Yaşlanınca nasıl olsa döneceklerdi
Cide´ye. Hem de sarı yazmalarını örterek, kırmızı paçalıklarını
çekerek, allı morlu önlüklerini kuşanarak... Karaya ayak basmadan taaa
vapurun ambarında değiştireceklerdi giysilerini. Maçka´da, Şişli´de,
Fatih´te, Aksaray´da giyilen hizmetçilik giysileri bohçalanıp tahta
bavullara yerleştirilecek, ceviz sandığına tepilecekti. Tanrı onlara
bir daha iş düşürmesindi. Erkeği vakitsiz ölürse yeniden sandıktan
sepetten çıkarılacaktı bu giysiler."
Cideli kadınların yazgı
bellediği çilenin kırılması için önerilerini de sıralar Rıfat Ilgaz:
"Bu çile ne zaman sona erecekti? Şu yollar yapılmalı, şu limanın temeli
atılamlıydı da Cideli kızı, kadın, delikanlısı, yaşlısıyla memleketine
konuk gelen gezgincileriyle hizmet etmeliydi, kendi toprağında kendi
hesabına..."
Cidelilerin balık çıkmaması sorunsalını da dile
getirir romanında: "Neden mi çıkmazlar? Biliyorum ben neden
çıkmadıklarını. Balığı balıkçılar tutar ancak... Cide´de balık tutmak
isteyenler için dubalar rıhtım kıyıları, boğaz kayıkları, Marmara
sandalları, kotralar, motörler yoktur. Balıkçıyım diye ortaya çıkacak
adamın önce bir sandalı olacak... Hadi oldu diyelim açıklarda balığı
çevirmeye çalışırken ağını çaparisini atarken havaya yakalandı mı
nereye kaçacak. Gideros´a mı? Kime satacak Gideros´ta balığı? Nerde
saklayacak, nasıl getirecek, kalabalık kentlere nasıl yollayacak?...
Balığın en işe yarayanı yazın değil kışın tutulur. Limansız, rıhtımsız,
mendireksiz olan Cideli niçin balıkçılığa özensin."
Rıfat Ilgaz
önce Cidelileri sonrada tüm ülke insanını kucaklayan duyarlı bir
aydınımızdır. Bir planlamacıdır. Bir sosyolog gibi, bir iktisatçı gibi
ta çocukluk günlerden beri zihnine kaydetmiş olduğu anılardan,
görüntülerden yola çıkarak sorunları saptamakla kalmaz günümüze yönelik
çözümler getirmekten de kendini alamaz. Kurtuluş savaşı yıllarında
köylerden tek bir erkek inemezmiş pazara. Neden? Çünkü askere gitmek
için yollara dökülürmüş köylerin erkekleri.. (s. 53) "Bıyıkları
terlemeden askerlik şubesine çağrılır ,ihtiyatlığa istenen saçı sakalı
kırlaşmış babaları, amacaları, dayılarıyla birlikte sıraya girerler,
çarşı içinden kavallarını kemanelerini çala çala geçip Daday üzerinden
Kastamonu´nun yolunu tutarlardı. Üstleri başları hep bir örnekti. Kirli
beyaz şalvarın altından çarık, sırtlarında yıkana yıkana sararıp solmuş
bir mintan, arkalarında da yerli bezinden büzgülü torbalar. Torbanın da
üstünde dürülmüş bir pösteki... Kar kış yağmur çamur çepel demez yola
giderler, Şube reisi Şaban Beyin nutkunu dinledikten sonra mezarlık
altında Demirci köyüne doğru yollanırlardı. Bu nutuk onları
yüreklendirmekten çok korkutmak için söylenirdi sanki... Eğer şeytana
uyup da bir kaçan olursa mutlaka asılacaktı. "Düşman vatanın harimi
ismetine girmişti. Bunu süngüsüyle kim çıkaracaktı, önünden sen, ben
kaçarsak!" "Hiç kaçan olmaz mıydı?"diye soruyor ve devam ediyor Rıfat
Ilgaz: "Düşmanın karşısına üşümeden donmadan sağ selamet çıkabilseler
niçin kaçsınlardı?" diye yanıtlıyor. "Beş düğmeli asker elbisesi
giydikten sonra kaçmak olur muydu? Kaçanların çoğu Kastamonu´ya
ulaşamayan yüreksizlerdi."
Kaçanlar için çarşı içinde kurulan
dar ağaçları canlanıyor gözümüzde. Küçük sarı saçlı bir çocuk evinin
penceresinden bakıp da dar ağacında sallanan birini gördü mü okula
deyip fırlıyor sokağa, asker kaçaklarının boynundaki yaftayı okumaya.
"Bize bu kaçaklara acınmayacağını öğretmişti başöğretrmenimiz...." der
Rıfat Ilgaz. Sarı saçlı çocuk askerden cepheden kaçmanın da namussuzluk
olduğunu öğreniyor öğrenmesine ama yine de çırılçıplak soyularak hep
aynı ak gömleğin giydirildiği asker kaçaklarına acımadan edemiyor.
"Asılanla birlikte ben de üşürdüm bu meydanda nedense. Bu asker
kaçakları hep kışın asılırdı. Çoğu zaman üzerlerine yağmur yağar kar
yağardı. Yazın asılana hemen hiç rastlamamıştım Cide´de geçen
çocukluğum süresince." (s. 54)
Sadece asker kaçakları mıydı o
devrin panaromasından göze çarpanlar. Çeteler, eşkiyalar da dağlarda
geziyordu. Babası yaşlı bir kolcusunu gönderir Samsun´dan Terme´ye
aldırmak için Rıfat´ı. Kır atının üstünde yaylının önünde giden kolcu
tedirgindir: "Atını sürüp geri dönüyor, bir süre arabanın yanında yol
aldıktan sonra hızlanıp uzaklarda kayboluyordu. Arabacı onun gibi
ölçülü değildir konuşmada. Anlattığına göre hemen her gün bu Terme
yolunda Rum eşkiyalar yol keserler, dağa adam kaldırırlardı. Daha dün
bir bakkalı soymuşlardı Çarşamba´dan dönerken. Pontusçulardı bunlar.
Sarı Yani diye bir eşkıya vardı ki haraç almadığı köylü, kundaklamadığı
ev kalmamıştı buralarda. Üçpınar yaylasında Karakuş kayalıklarında
barınırdı. Kimse yanaşamazdı onun çetelerine. Attığını gözünden
nallardı bu çeteler. Termeye girerken bir mitralyöz bölüğünün düzlükte
tüfek çattığını görmüştük. Arabacı atlarının dizginlerini çekip uzun
uzun bakmıştı da: "Vah zavallılar!" demişti. "Biz seferberlikte işte
bunlar gibiydik. Ne üstümüzde vardı. Ne başımızda... Ayaklarına
çapulalar çekmişti askerler. Dizlerine doğru dolak sarılıydı.
Pantalonların arkaları da dizleri de parça parçaydı. Salıverdikleri
katırlar sırtlarındaki kızaklı tüfekleri farkında değillermiş gibi
otluyorlardı. Cephede işleri bitince, "eşkıya takibi"için görev almış
olacaklardı bu kesimde. Ertesi gün Hükümet´in önünde iki Rum eşkiyanın
uzatıldığını görünce savaştan dönen askerin ne demek olduğunu
anlamıştım. Çapraz bağlanmış fişeklikleri hâlâ üzerlerindeydi.
Bellerinden sarkan el bombalarını kullanmaya vakit bile bulamamışlardı.
Nasıl bir baskına uğramışlardı ki laz başlıkları bile çözülmemişti
başlarında. Cepkenleri, zıpkalarıyla yelekleri yeni dikilmiş gibi pırıl
pırıldı. Yumuşak çamurlu çizmeleri boğum boğumdu."
Rıfat,
arkadaşlarından öğreniyor bu dağlarda onlardan daha yüzlercesi
olduğunu: "Her gün bir eşkiya olayı ile karşılaşıyor, Terme
yaylalarında dolaşan, Ünye, Fatsa üzerinden Karağuş´a geçen Çarşambadan
vurup Ladik´e Erbbaa´ya atlayan kimi Rum, kimi Çerkes, kimi Gürcü,
türlü eşkiyaların serüvenleriyle kulaklarımız doluyordu. Köyleri
bastıkları bir şey değil kundaklayıp kaçıyorlardı. Neydi zorları hiç
kimse bir şey bilmiyordu."
Rıfat Ilgaz, sebep sonuç ilişkileri
içinde değerlendirmeye çalışıyor bellek birikimlerini. Çünkü onların
Cide´de Rum komşuları vardı. Annesi onlara da konuk olurdu. Kimisi şal
dokuyan, kimisi dikiş diken kimisi de yün ören Rum komşular.
Çocuklarının güzel boyanmış uçurtmaları olan Rum komşular: "Rum olmak
Türk köylerini yakmak için gerekli bir neden olabilir miydi?" Rum
çetecilerin varsıl görünüşleriyle mitralyöz bölüğünün fukara
görüntülerini belleğinden silemeyen Ilgaz için bu olayın, dünyaya dar
görüşlü bir pencereden değil tüm insanları kapsayan evrensel bir açıdan
bakma karalılığına katkıları olduğu muhakkak: "Nasıl da insanları
birbirine düşman etmeyi başarıyorlardı büyük kentlerdeki politika
adamları? Nasıl bu memlekette oturan yabancılar el ulaklarıyla bizi
birbirimizden soğutup, çıkarlarını sürdürmesini başarıyorlardı?"
Bu
olayların bir gün sona ereceğini ama kavganın hep devam edeceğini
vurguluyor Rıfat Ilgaz: "Kavganın sürüp gitmesi zenginlerin
zenginliklerini sürdürebilmeleri için gerekliydi, yalnız bizde değil
tüm yeryüzünde." Rıfat Ilgaz´ın söylemleri; dar kalıplar ardından
ezberledikleri dünyaya bakanların perspektifine giremeyecek kadar
büyüktür, evrenseldir.
Bolluk memleketi , oralıların deyişiyle
insandan gayrı her şeyin yetiştiği, sıtmadan yaşlılarının benzinin
soluk, çocuklarının karınlarının şiş olduğu Terme´ye sürgün edilirler.
Okulda kendisini ezmeye çalışan varsıl ağanın oğlunun davranışları da
bilinç düzeyinin gelişmesine katkısı olur.
Rıfat Ilgaz
yaşamından kesitleri canlandırdığı Sarı Yazma´da toplumsal koşulları da
son derece açık bir şekilde, kuvvetli gözlem gücüyle kaynaşan
içtenliğiyle dile getirmiştir. Sigmund Freud, nasıl ki Rus toplum
yapısını Dostoyevski romanlarından öğrendiğini söylemişse,
araştırmacılar için Rıfat Ilgaz´ın romanları o yıllardaki Anadolu´ya
ait gerçekliklerin keşfedilebileceği zengin bir kaynaktır.
KAYNAKLAR: Ilgaz, Rıfat: Sarı Yazma, Çınar Yayınları, İstanbul, 2005 Saydur, Mehmet: Rıfat Ilgaz´lı Yıllar, Çınar Yayınları, İstanbul, 2006 Bezirci, Asım: Rıfat Ilgaz, Çınar Yayınları, İstanbul, 1997 Pospelov, Gennadiyn: Edebiyat Bilimi, Çev. Yılmaz Onay |
Kaynak : www.termehaber.com
Bu haber 522588 kez okunmuştur.
|
|
|
Yeni Sayfa 1


M. Yusuf Kandehlevî, Hayâ-tüs-Sahâbe isimli eserinin 4. cildinde çok ilginç bir hâdiseden bahsediyor. Hz. Ebûbekir'in, hilâfet yıllarında Bizans İmparator'unu İslam'a davet etmek için gönderdiği iki elçi, Bizans Sarayı'nda gördükleri Peygamber resimlerini Medine'ye döndüklerinde bütün tafsilâtıyla Halîfe Ebûbekir'e anlatırlar. İşte bu hâdisenin teferruâtı:
 BENİ NEYLESİN 6 Mayıs 2012
Sisteme Kayıtlı Günün Ayeti Bulunmamaktadır.
Kaynak Yok
Sisteme Kayıtlı Günün Hadisi Bulunmamaktadır.
Hadis-i Şerif Yok
Sisteme Kayıtlı Günün Sözü Bulunmamaktadır.
Söyleyen Yok
Yeni Sayfa 1
TermeHaber.Com Karikatür Servisi
|