14 Aralık 2017 Perşembe



Rıfat Ilgaz SarıYazma

Sarı Yazma, Ünlü yazarımız Rıfat Ilgazın en tanınmış romanı. Yaşam döneminin başlangıcı sayılabilecek olan Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak yaşadığı çevreyi ve kendisini anlatıyor.

17 Ocak 2014 Cuma 13:32
Bu haber 4127 kez okundu
Rıfat Ilgaz  SarıYazma

Rıfat Ilgaz'ın yaşantısı


Sarı Yazma, Ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz'ın en tanınmış romanı. Yaşam döneminin başlangıcı sayılabilecek olan Cumhuriyet'in ilk yıllarından başlayarak yaşadığı çevreyi ve kendisini anlatıyor.



Hasan AKARSU


Yazar, ozan Rıfat Ilgaz, "Sarı Yazma" adlı romanında, çocukluğundan başlayıp yaşlılık dönemine değin geçen yaşantısını anlatıyor. İleri yaşında, Cide'ye dönerek yaşadıklarını yazmaya karar veriyor. Cide'ye dönüş, evdeki geçimsizlikten bir kaçış aynı zamanda. Kendisini otomobiliyle Cide'ye götüren Kemal Çukurkavaklı'ya, yaşamanın nedenini şöyle anlatıyor içkisini yudumlarken: "...Yaşamanın nedeni, bence yazmak, boş durmamak olduğuna göre, içimde güçlü bir yazma coşkusu varken, niçin yaşamaktan soğuma olsun bu? Arkadaşımın keyfini kaçırmamak için sözünü etmiyorum içimden geçenlerin. 'Peki! Hadi, içelim!' diyorum..." (s.9) Babasının Tuz Mağazası'nı, Köpekburnu'nu anımsıyor, ölünce Cide'ye gömülme isteğini dile getiriyor. İnebolu'dan gelip Cide'ye yerleşen Hüseyin Çavuş'un evinde doğan ve yedi kardeşin en küçüğü olan Rıfat, on iki yaşına değin burada yaşıyor. Cide'den ilk ayrılışını unutamıyor: "...Onun gibi daha neler bırakmamıştım ki Cide'de...İlk önemli, anlamlı bırakışımdı bu benim. Gerisi gelecekti kuşkusuz. Hep bırakacak, durmadan bırakacaktım geride, bana yakın ne varsa, canlı cansız, yararlı yararsız, kendi gelmiş, emekle kazanılmış, ne varsa isteyerek, istemeyerek, boyuna bırakacaktım. Yerine göre insanları, yerine göre değer verdiğim şeyleri, ne varsa, yazı masamı, radyomu... kitaplarımı, oturduğum kira evlerini, içtiğim lokantaları, hep bırakacaktım... En acıklısı çok sevdiklerimi, yakınlarımı, kardeşlerimi, çocuklarımı, torunlarımı, onların da yakınlarını..." (s.13) Yaşam acımasız, geride bırakılanlar insanı bırakmıyor bu kez. Babasının Samsun Terme'ye, Duyun-u Umumiye Memuru olarak (Tuz memuru) sürgününden sonra ilkokul 5. sınıfı Samsun'da okuyor. İki ağabeyi şehit düşüyor cephede. Ablası bir telgraf memuruyla evleniyor. Terme'ye atlı arabayla gidişlerini, Rum eşkıyalarının yol kesmelerini, okul arkadaşı Mazhar'ın fidye için kaçırılmasını, babasının orada, 60 yaşındayken sıtmaya yakalanışını, yazları Üçpınar Yaylası'na çıkışlarını unutamıyor. Samsun'da telgraf memuru olan ağabeyinin de içinde bulunduğu memurların greve gitmelerini, ağabeyinin İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp bir yıl cezaevinde yatmasını anlatıyor. Rıfat Ilgaz'a göre Terme, insandan başka her şeyin yetiştiği bir yer. Ortaokulu Kastamonu'da okuyor, tüm derslerinde başarılı; ama yemek ve giysi sıkıntısı çekiyor. Fizik Öğretmeni Behçet Bey'in yardımlarını anımsıyor. Türkçe Öğretmeni Zeki Ömer Defne, onun yeteneğini seziyor. Rıfat'ın bol bol roman okuyup şiir yazdığı yıllar... Günlük çıkan Açıksöz gazetesinde şiirleri yayımlanıyor. MEB Mustafa Necati ve ozan Faruk Nafiz okulu denetlemeye geldiklerinde şiirlerini okuyor, onlardan övgüler alıyor. Babası kalp bunalımından ölünce geçim sıkıntıları artıyor. Öğretmen Okulu'na kayıt oluyor. Düzenli yemeye ve temiz giysilere kavuşuyor. Kız arkadaşı İffet'i seviyor; ama yolları ayrılıyor.


DERS ÇIKARILACAK KONULAR


Okuldaki haksız uygulamaları başarıyla anlatıyor. Eğitimcilerin ders çıkarması gereken konulara değiniyor. Okul bitince askerliği kısa süreli yapmak için dört ay kampa alınıyorlar. Bolu-Gerede'ye sınıf arkadaşı Şakir'le birlikte atanıyor öğretmen olarak. İlk öğretmenliğinde yaşadığı olaylar da ders çıkarılacak nitelikte. Okul müdürünün öğretmenler üzerindeki baskısı, ayrıcalıklı tutumları Rıfat'ı zor kullanmaya itiyor. Bir Anadolu kasabasındaki öğretmenlerin ilişkilerini yansıtırken, eğitim-öğretimin içler acısı durumunu da başarıyla anlatmış oluyor. Orada dul bir öğretmen olan Necmiye'yle evleniyor, bir yıl sonra Akçakoca'ya atanıyorlar, kızları Gönül doğuyor. Kısa sürede boşanıyorlar. Askerlik dönüşü Halkevi Spor Başkanlığına seçilip başarılı çalışmalar yapıyor. Ödül olarak Gümüşova'ya atandığında, Gazi Eğitim Enstitüsü sınavını kazandığı için Ankara'ya gidiyor. Ahmet Kutsi Tecer'i orada tanıyor.


CİDE VE CİDE İNSANI...


Yazar, kişiliğini biçimlendiren bir ortam olarak görüyor Cide'yi ve Cide insanını seviyor, iyi tanıyor:"...Cideli hiçbir zaman bu Karadeniz'e ısınmamıştır. Bütün kötülükler hep denizden gelmiştir ona. Bu yüzden deniz kıyısına Cideli, köy bile kurmak istememiştir. Cide köyleri hep içerlek, hep yamaçlarda...Yalnız görünümüyle yetinmiş denizin, nimetlerinden kaçmakta yarar görmüş..." (s.15) Anılarını anlatırken bir sıra izlemiyor Rıfat Ilgaz. Karagümrük Ortaokulu Türkçe öğretmenliğini anlatırken bir bakıyorsunuz Gazi Eğitim Enstitüsü yıllarına dönüyor, sınıf arkadaşı Rikkat'le evlenişini, kendi hastalığını vb. anlatmaya başlıyor. Yakacık Sanatoryumu'nda yatıyor ilk kez. Gazi Eğitim'den öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer'in ilk yıllardaki yardımlarından övgüyle söz ederken, şiir anlayışlarının değişmesinden sonraki kopuşlarını da yansıtıyor. Onun Milli Şef'in sanat danışmanı olmasına, milliyetçilerle birlikte oluşuna tepki gösteriyor. İstanbul'a yerleşince Yürüyüş dergisini çıkarıyorlar, sanatçılarla bir arada olmanın mutluluğunu tadıyor. Uyanış'ta, Yücel'de, toplumcu çizgideki şiirleri çıkıyor. Nişantaşı Ortaokulu'na sürülüyor. İlk şiir kitabı "Yarenlik" basılıyor, ardından "Sınıf" adlı kitabı geliyor. 20 gün sonra toplatılıyor. Rıfat tutuklanmamak için kaçıyor. 19 Mayıs 1944'te teslim oluyor. 1. Şubede sorgulanıyor, Tophane Askeri Cezaevi'ne götürülüyor. 6 ay hapisle cezalandırılıyor. Çıkınca üç ay da Heybeli Sanatoryumu'nda yatıyor. 1946 Şubatı'nda kızları Yıldız doğuyor. Rıfat Ilgaz, bundan sonra gazete ve dergi çıkarmakla uğraşıyor. Gerçek gazetesi, Yığın dergisi, Markopaşa bunlardan birkaçı. Markopaşa kapatılıyor, S. Ali öldürülüyor. Yazar, yaşadığı dönemin önemli olaylarını anlatarak tarihe tanıklık ediyor. İsmet İnönü'yü eleştiriyor:"...Halk Partisi, DP'nin saldırılarına hedef olmamak için elimizde kalan son özgürlükleri de almış, onlara armağan etmişti. Oyun büyüktü. Milli Şef, kendini ancak böyle kurtarabilirdi! Bir seçim denemesi olmuş, beğenmeyince, bunu saymıyorum demişti. Suçun büyüğü herhalde işçiyi de köylüyü de kışkırtan solculardaydı. Sabahattin Ali'yi bu arada yitirmiştik..." (s.286) Kızı Gönül, Kandilli Kız Lisesi'nde okuyor. Babasını Cerrahpaşa Hastanesi'nde yatarken ziyaret ediyor, tanıyamıyor. Gönül'ün Türkçe öğretmeni Mehmet Uluğ (Turanlıoğlu). Rıfat, Mehmet Uluğ'u eleştiriyor:"...Mehmet Uluğ adındaki öğretmeninin, hadi sağcılığı bir yana, Edirne'de çıkardığı "Damla Damla" adlı dergisinde ünlü ilaç yapımcısı Hamdi Yılmaz için övgülerini okumuştum. Bu öğretmende okuyan kızımın Türkçesine nasıl acımazdım!..."(s.303) Yazarın burada ne değin nesnel olabileceği belli değil kanımca. Türkçe Öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer'i bile, düşünceleri ayrı olduğundan, görmezlikten geliyor zor durumda bırakıyordu. Markopaşa'yı yeniden çıkarıyorlar. Hastanelerde, cezaevlerinde geçiyor yılları. Rikkat ile boşanıyorlar. Sultanahmet Cezaevi'ne birkaç kez girip çıkıyor, cezaevi ortamını yazıyor. Gençlik sevgilisi İffet'in Boğaziçi'ndeki eczanesine gidip onu görüyor, yirmi yıl öncesinin aşkını özlemle yaşıyor yeniden. Yazılarından dolayı cezaevlerinden kurtulamıyor, hava değişimi raporu alıyor kimi kez. İleri yaşında, yirmi yaşlarındaki üniversite öğrencisiyle olan aşkını anlatıyor: "...Dediğini yaptım. Gerçekten de toprak çok soğuktu. Gönül kucağımda sıcacıktı. Sıcaklığımız birbirine karışmıştı. Artık üşümüyorduk. Bizimle birlikte altımızdaki toprak, sığındığımız soğuk kış gecesi, gökyüzü, tüm yeryüzü ısınıvermişti." (s.399)



Rıfat Ilgaz, Cide halkıyla kaynaşıyor. Öğretmenler lokalinde, kaymakamın da bulunduğu bir söyleşide, Cide'nin geri kalmışlığını üretim düzenindeki bozukluğa bağlıyor. Üretimin arttırılmasını savunuyor, üretime dönük eğitim istiyor. "Unutulmuş Memleket" adlı oyununu yazmak için çevreyi dolaşıyor. Cide gençliğine güveniyor. Pazarda gördüğü sarı yazmalı kadınlarını, çocukluğunun Rum evlerini, Rum komşularını, Kurtuluştan sonra okullarını süsleyişlerini, Rumların göçte her şeylerini bırakıp gidişlerini özlemle anarken "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket" demekten alamıyor kendini. Biz de "iyi ki Cide'ye dönmüş de yaşadıklarını yazmış" diyoruz.



(*) Sarı Yazma/ Rıfat Ilgaz,/Çınar Yayınları, 11. Basım Şubat 2005/400 s.


 


 Cumhuriyet Kitap, 31 Ağustos 2006












RIFAT ILGAZ'IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA / BİLDİRİ ÖZETİ
HATİCE EMEL DİNSEVEN
_______________________________________________


Çalışmalarımızda başta Sarı Yazma olmak üzere Halime Kaptan, Yıldız Karayel ve Karartma Geceleri romanlarından yola çıkarak ülkenin nerede ise yüz yıl önceki panoraması Rıfat Ilgaz'ın bakış açısından canlandırmaya çalışıldı. Sarı Yazma her ne kadar kapağında roman yazılı olsa da yoğun olarak otobiyografik öğeler taşımaktadır.

Tam da bu noktada Rıfat Ilgaz'ın yaşamındaki önemli dostlarından birisi olan Mehmet Saydur'a, yazmış olduğu 31 Mayıs 1983 tarihli mektubuna, değinmek istiyorum. Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencisi Mehmet Saydur, "Kastamonu Basınında Öğretmenler" konulu araştırmasının başlangıcında pek çok kişiye bazı sorular yöneltir iadeli taahhütlü olarak gönderdiği mektuplarında. İlk olarak Rıfat Ilgaz'ın alındı kartı geriye gelir. Karttaki posta damgası 30 Mayıs 1983 tür. da Birkaç gün sonra Rıfat Ilgaz'dan tam yedi sayfalık bir mektup gelir:

"Benimle ilgili bölümü birkaç kez okudum. Önce yanıtlamak kolayıma gitti sorularını. Yaşamımla ilgili bölümün olaylarını romanlarımdan çıkardığın ortada. Yanımda olsaydın şöyle bir konu atardım ortaya: 'Değerli meslektaşım derdim. Yaşamın gerçeği ile sanatın gerçeği tıpa tıp çakışır mı?' Beş on yıl önce bir kitap geçmişti elime. Van Gok'un yaşamını, sanatını anlatıyordu. Kitapta resmini yaptığı yerlerin fotoğrafları da vardı, hemen çalıştığı günlerde çekilmiş... Evler ağaçlar hemen hemen resimlerindekiler gibi... Gelgelelim hiçbiri yerlerinde değil. Ressam kompozisyon gereği nereye uygun görmüşse oraya yerleştirmiş "obje"leri... Benim sanatçı olduğuma inanırsan, ressamın gözle görüleni bile değiştirmedeki özgürlüğü düşsel bir saptamaya dayanan romancıya da tanıyacaksın demektir."

Sarı Yazma'nın kapağındaki neden otobiyografi değil de roman yazdığını Rıfat Ilgaz'ın "yaşamın gerçeği ile sanatın gerçeği tıpa tıp çakışır mı?" sorusunun ışığında değerlendiriyoruz. Ne var ki Rıfat Ilgaz'ın da romanında arka fonda akan olaylar tıpkı Van Gok'un tablolarına aldığı objeler gibi gerçektir.

Yazar 12 yaşına kadar doğduğu kasaba olan Cide'de yaşamıştır. Şimdi Cide'ye roman içinden uzanalım: "İlk alışverişimi yaptığım dükkanın yıllardır kapalı duran kepenklerine bir göz atıyorum. Sanki şu kapıyla birlikte kepenkler de açılırsa içerden, çocukluğum elindeki şeker külahlarıyla yeniden çıkacakmış (gibi) geliyor bana. Az ileride solda babamın dairesi... Merdivenleri dura dura çıkarken burnumun direğini kıran nemli kokuyu yeniden alıyor gibi oluyorum. Yolun iki yanında caneriklerini yolduğum, olmadan elmalarını kopardığım ağaçlar... Belki çocukluğumun ağaçları değil de onların fışkınlarından uzayan yeni gövdeler, yeni dallar, yeni yapraklar... Yolda birden dirsek verdiren demir korkuluklu köprüden kıvrılıp yolumuzu sürdürüyoruz. En güzel uçurtmaları yapan Rum çocuklarının evlerinin önünden geçiyoruz. Uçurtmamı boyattığım Sotiri, kimbilir nerelerde geçim derdinde? Oysa babasının kunduracı tezgahı bugün bile torunlarıyla onun da torunlarını doyurabilirdi rahatça... Çırağının da çırağı Fethi Usta bugün ustasının eline su dökebilecek durumda mıdır acaba?"

Çernişevski sanatın temel görevlerini belirlerken şunun da altını çizmişti der Pospelov Edebiyat Bilimi'nde: "Sanatın yeniden yaratma dışında bir anlamı daha vardır ki o da, yaşamı açıklamaktır."

Rıfat Ilgaz, geçmişin panaromasını çizip öylece bırakmıyor, yaşamı açıklıyor, bir adım daha atıp sorunu saptıyor, üzerinde kafa yoruyor, çözümler üretiyor: "Ah bu halkları, çocukları, büyükleri düşman edip birbirlerinden koparanlar. Eğer İngiliz bezirgânları denizaşırı alışverişlerin kazançlarıyla öylesine beslenip büyümeseydiler, Yunanlıları kimler saldırtacaktı üzerimize? Ermenileri de Rumları da hükümet kurmaları için kışkırtmasalardı, halklarımızı birbirine nasıl kırdıracaklardı, Karadeniz kıyılarında, Doğu kentlerinde."

Başlığımız, "Rıfat Ilgaz'ın Romanından Anadolu Panaromasına" idi. Özellikle çocukluk ve ilk gençlik çağlarında önce Cide'den sonra ortaokul yıllarında Terme'den ve lisede Kastamonu'dan bize yansıyıp gelenler nelerdir? Bunların üzerinde yoğunlaşmaya çalıştım. Osmanlının parçalandığı, savaşlarda yenildiği, başarısız politikalarla insanların birbirine düşman edildiği, çetelerin, kundakçıların dehşet saçtığı, erkeklerin daha kışlaya ulaşıp asker olamadan yollarda telef olduğu, ekmeğin, tuzun, soğuklarda giyilecek paltonun, çarığın bile olmadığı yoksulların iyice perişan dolaştığı acılı karanlık dönemlerdir. Rıfat, bir memur çocuğudur. Duyun-u Umumiye memurunun çocuğu. Babasına para babası derler Cide'de. Ailesiyle birlikte olduğu ilkokul döneminde nispeten iyi durumda olsalar da annesinin idareliliği, iki yumurtayı çok arzulamasına rağmen bir öğünde asla birlikte yiyemeyişi, kendi ayakkabılarından utandığı için arkadaşları gibi çarık giymeye çalışması o yıllarda farkında olmadan kazandığı sınıf ve insanlık bilincinin göstergeleridir.

Cide'de başka memurlarında çocukları vardır elbette. Ama Rıfat'ın arkadaşları yakın köylerden gelen çocuklardır: "Yakın köylerden gelen okul arkadaşlarıma şımarık memur çocukları 'iğneli' derlerdi. Onlar böyle takıldıkça iğneli fıçıya atılan körpe çocuklar gelirdi gözlerimin önüne. Hani devlerin, kanını içerek işkence ettiği çocuklar... Sonradan öğrendim ki fıçı mıçı yokmuş ortada. Frengili diye aşağılamak isterlermiş onları ailece frengi iğnesi yediklerini açığa vurmak isterlermiş. Yani iki yanlı iğneleme!"

Cideli kadınların sıkıntılı yaşamlarını da anlatır romanda: "Kocaları, Yemenlerde Trabluslarda, Balkanlarda savaşa dursun Cideli kadın sarı yazması başında elinde yoğurt bakracı, arkasında beş on dal odun, yaz kış yalınayak pazara gelirdi. Sattığı yoğurdun bulaşığını şadırvanın akarında çalkalar yazmasının ucuyla, peştemalının eteğiyle kurular bakkaldan tuz doldurup dönerdi köyüne... Seferberlikte, Kurtuluş savaşında tuzu da bulamaz olmuştu. Deniz suyuyla doldurulan yayıklar köye getirilir, leğenlere teknelere boşaltılır, güneşe bırakılırdı... Şekerin yerini elma pekmezi tutmuştu. Elması olamayanlar için geniş biledin (kocayemiş) ormanları vardı. En olgun olanları kaynatılırdı. Odun boldu nasıl olsa. Erkeksiz köylerde odunu da kadın çekecekti ister istemez. Eğer kürüz diplerine sinen eşkiyalardan, asker kaçağından baş alabilirlerse... Köyde kalması gereken yaşlılar, sakatlar, din adamları, birkaç karı alacaklardı, en işe yarayanları kente hizmetçiliğe gönderebilmek için. Yaşlanınca nasıl olsa döneceklerdi Cide'ye. Hem de sarı yazmalarını örterek, kırmızı paçalıklarını çekerek, allı morlu önlüklerini kuşanarak... Karaya ayak basmadan taaa vapurun ambarında değiştireceklerdi giysilerini. Maçka'da, Şişli'de, Fatih'te, Aksaray'da giyilen hizmetçilik giysileri bohçalanıp tahta bavullara yerleştirilecek, ceviz sandığına tepilecekti. Tanrı onlara bir daha iş düşürmesindi. Erkeği vakitsiz ölürse yeniden sandıktan sepetten çıkarılacaktı bu giysiler."

Cideli kadınların yazgı bellediği çilenin kırılması için önerilerini de sıralar Rıfat Ilgaz: "Bu çile ne zaman sona erecekti? Şu yollar yapılmalı, şu limanın temeli atılamlıydı da Cideli kızı, kadın, delikanlısı, yaşlısıyla memleketine konuk gelen gezgincileriyle hizmet etmeliydi, kendi toprağında kendi hesabına..."

Cidelilerin balık çıkmaması sorunsalını da dile getirir romanında: "Neden mi çıkmazlar? Biliyorum ben neden çıkmadıklarını. Balığı balıkçılar tutar ancak... Cide'de balık tutmak isteyenler için dubalar rıhtım kıyıları, boğaz kayıkları, Marmara sandalları, kotralar, motörler yoktur. Balıkçıyım diye ortaya çıkacak adamın önce bir sandalı olacak... Hadi oldu diyelim açıklarda balığı çevirmeye çalışırken ağını çaparisini atarken havaya yakalandı mı nereye kaçacak. Gideros'a mı? Kime satacak Gideros'ta balığı? Nerde saklayacak, nasıl getirecek, kalabalık kentlere nasıl yollayacak?... Balığın en işe yarayanı yazın değil kışın tutulur. Limansız, rıhtımsız, mendireksiz olan Cideli niçin balıkçılığa özensin."

Rıfat Ilgaz önce Cidelileri sonrada tüm ülke insanını kucaklayan duyarlı bir aydınımızdır. Bir planlamacıdır. Bir sosyolog gibi, bir iktisatçı gibi ta çocukluk günlerden beri zihnine kaydetmiş olduğu anılardan, görüntülerden yola çıkarak sorunları saptamakla kalmaz günümüze yönelik çözümler getirmekten de kendini alamaz. Kurtuluş savaşı yıllarında köylerden tek bir erkek inemezmiş pazara. Neden? Çünkü askere gitmek için yollara dökülürmüş köylerin erkekleri.. (s. 53) "Bıyıkları terlemeden askerlik şubesine çağrılır ,ihtiyatlığa istenen saçı sakalı kırlaşmış babaları, amacaları, dayılarıyla birlikte sıraya girerler, çarşı içinden kavallarını kemanelerini çala çala geçip Daday üzerinden Kastamonu'nun yolunu tutarlardı. Üstleri başları hep bir örnekti. Kirli beyaz şalvarın altından çarık, sırtlarında yıkana yıkana sararıp solmuş bir mintan, arkalarında da yerli bezinden büzgülü torbalar. Torbanın da üstünde dürülmüş bir pösteki... Kar kış yağmur çamur çepel demez yola giderler, Şube reisi Şaban Beyin nutkunu dinledikten sonra mezarlık altında Demirci köyüne doğru yollanırlardı. Bu nutuk onları yüreklendirmekten çok korkutmak için söylenirdi sanki... Eğer şeytana uyup da bir kaçan olursa mutlaka asılacaktı. "Düşman vatanın harimi ismetine girmişti. Bunu süngüsüyle kim çıkaracaktı, önünden sen, ben kaçarsak!" "Hiç kaçan olmaz mıydı?"diye soruyor ve devam ediyor Rıfat Ilgaz: "Düşmanın karşısına üşümeden donmadan sağ selamet çıkabilseler niçin kaçsınlardı?" diye yanıtlıyor. "Beş düğmeli asker elbisesi giydikten sonra kaçmak olur muydu? Kaçanların çoğu Kastamonu'ya ulaşamayan yüreksizlerdi."

Kaçanlar için çarşı içinde kurulan dar ağaçları canlanıyor gözümüzde. Küçük sarı saçlı bir çocuk evinin penceresinden bakıp da dar ağacında sallanan birini gördü mü okula deyip fırlıyor sokağa, asker kaçaklarının boynundaki yaftayı okumaya. "Bize bu kaçaklara acınmayacağını öğretmişti başöğretrmenimiz...." der Rıfat Ilgaz. Sarı saçlı çocuk askerden cepheden kaçmanın da namussuzluk olduğunu öğreniyor öğrenmesine ama yine de çırılçıplak soyularak hep aynı ak gömleğin giydirildiği asker kaçaklarına acımadan edemiyor. "Asılanla birlikte ben de üşürdüm bu meydanda nedense. Bu asker kaçakları hep kışın asılırdı. Çoğu zaman üzerlerine yağmur yağar kar yağardı. Yazın asılana hemen hiç rastlamamıştım Cide'de geçen çocukluğum süresince." (s. 54)

Sadece asker kaçakları mıydı o devrin panaromasından göze çarpanlar. Çeteler, eşkiyalar da dağlarda geziyordu. Babası yaşlı bir kolcusunu gönderir Samsun'dan Terme'ye aldırmak için Rıfat'ı. Kır atının üstünde yaylının önünde giden kolcu tedirgindir: "Atını sürüp geri dönüyor, bir süre arabanın yanında yol aldıktan sonra hızlanıp uzaklarda kayboluyordu. Arabacı onun gibi ölçülü değildir konuşmada. Anlattığına göre hemen her gün bu Terme yolunda Rum eşkiyalar yol keserler, dağa adam kaldırırlardı. Daha dün bir bakkalı soymuşlardı Çarşamba'dan dönerken. Pontusçulardı bunlar. Sarı Yani diye bir eşkıya vardı ki haraç almadığı köylü, kundaklamadığı ev kalmamıştı buralarda. Üçpınar yaylasında Karakuş kayalıklarında barınırdı. Kimse yanaşamazdı onun çetelerine. Attığını gözünden nallardı bu çeteler. Termeye girerken bir mitralyöz bölüğünün düzlükte tüfek çattığını görmüştük. Arabacı atlarının dizginlerini çekip uzun uzun bakmıştı da: "Vah zavallılar!" demişti. "Biz seferberlikte işte bunlar gibiydik. Ne üstümüzde vardı. Ne başımızda... Ayaklarına çapulalar çekmişti askerler. Dizlerine doğru dolak sarılıydı. Pantalonların arkaları da dizleri de parça parçaydı. Salıverdikleri katırlar sırtlarındaki kızaklı tüfekleri farkında değillermiş gibi otluyorlardı. Cephede işleri bitince, "eşkıya takibi"için görev almış olacaklardı bu kesimde. Ertesi gün Hükümet'in önünde iki Rum eşkiyanın uzatıldığını görünce savaştan dönen askerin ne demek olduğunu anlamıştım. Çapraz bağlanmış fişeklikleri hâlâ üzerlerindeydi. Bellerinden sarkan el bombalarını kullanmaya vakit bile bulamamışlardı. Nasıl bir baskına uğramışlardı ki laz başlıkları bile çözülmemişti başlarında. Cepkenleri, zıpkalarıyla yelekleri yeni dikilmiş gibi pırıl pırıldı. Yumuşak çamurlu çizmeleri boğum boğumdu."

Rıfat, arkadaşlarından öğreniyor bu dağlarda onlardan daha yüzlercesi olduğunu: "Her gün bir eşkiya olayı ile karşılaşıyor, Terme yaylalarında dolaşan, Ünye, Fatsa üzerinden Karağuş'a geçen Çarşambadan vurup Ladik'e Erbbaa'ya atlayan kimi Rum, kimi Çerkes, kimi Gürcü, türlü eşkiyaların serüvenleriyle kulaklarımız doluyordu. Köyleri bastıkları bir şey değil kundaklayıp kaçıyorlardı. Neydi zorları hiç kimse bir şey bilmiyordu."

Rıfat Ilgaz, sebep sonuç ilişkileri içinde değerlendirmeye çalışıyor bellek birikimlerini. Çünkü onların Cide'de Rum komşuları vardı. Annesi onlara da konuk olurdu. Kimisi şal dokuyan, kimisi dikiş diken kimisi de yün ören Rum komşular. Çocuklarının güzel boyanmış uçurtmaları olan Rum komşular: "Rum olmak Türk köylerini yakmak için gerekli bir neden olabilir miydi?" Rum çetecilerin varsıl görünüşleriyle mitralyöz bölüğünün fukara görüntülerini belleğinden silemeyen Ilgaz için bu olayın, dünyaya dar görüşlü bir pencereden değil tüm insanları kapsayan evrensel bir açıdan bakma karalılığına katkıları olduğu muhakkak: "Nasıl da insanları birbirine düşman etmeyi başarıyorlardı büyük kentlerdeki politika adamları? Nasıl bu memlekette oturan yabancılar el ulaklarıyla bizi birbirimizden soğutup, çıkarlarını sürdürmesini başarıyorlardı?"

Bu olayların bir gün sona ereceğini ama kavganın hep devam edeceğini vurguluyor Rıfat Ilgaz: "Kavganın sürüp gitmesi zenginlerin zenginliklerini sürdürebilmeleri için gerekliydi, yalnız bizde değil tüm yeryüzünde." Rıfat Ilgaz'ın söylemleri; dar kalıplar ardından ezberledikleri dünyaya bakanların perspektifine giremeyecek kadar büyüktür, evrenseldir.

Bolluk memleketi , oralıların deyişiyle insandan gayrı her şeyin yetiştiği, sıtmadan yaşlılarının benzinin soluk, çocuklarının karınlarının şiş olduğu Terme'ye sürgün edilirler. Okulda kendisini ezmeye çalışan varsıl ağanın oğlunun davranışları da bilinç düzeyinin gelişmesine katkısı olur.

Rıfat Ilgaz yaşamından kesitleri canlandırdığı Sarı Yazma'da toplumsal koşulları da son derece açık bir şekilde, kuvvetli gözlem gücüyle kaynaşan içtenliğiyle dile getirmiştir. Sigmund Freud, nasıl ki Rus toplum yapısını Dostoyevski romanlarından öğrendiğini söylemişse, araştırmacılar için Rıfat Ilgaz'ın romanları o yıllardaki Anadolu'ya ait gerçekliklerin keşfedilebileceği zengin bir kaynaktır.

KAYNAKLAR:
Ilgaz, Rıfat: Sarı Yazma, Çınar Yayınları, İstanbul, 2005
Saydur, Mehmet: Rıfat Ilgaz'lı Yıllar, Çınar Yayınları, İstanbul, 2006
Bezirci, Asım: Rıfat Ilgaz, Çınar Yayınları, İstanbul, 1997
Pospelov, Gennadiyn: Edebiyat Bilimi, Çev. Yılmaz Onay

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    GAZETE MANŞETLERİ
    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    ARŞİV